Bir garip hikaye

Şimdi size çok güzel bir hikaye anlatacağım, hepiniz hayran kalacaksınız. Yada kalmazsınız bilmiyorum sizin bileceğiniz iş. Dünya üzerinde medeniyetin beşiği diye bilinen, giden herkesi kendine hayran bırakan, aslında gri bulutları altında kapkaranlık ve buz gibi bir şehir varmış. Evet dışardan bakınca diğer Avrupa şehirlerinden çok daha büyüleyici bir mimarisi yada doğal güzelliği yokmuş belki ama gökyüzünün yere yakınlığından mı yoksa insanlarının soğuk bakışlarından mıdır bilinmez bambaşka bir havası varmış bu şehrin. Kurulmuş mükemmel nizam içerisine yerleştirilmiş yeşil renk, bulutların karalığını örtermiş de hergün herkes şikayet etmesine rağmen kimse çekip gidemezmiş. Tüm dünyadan toplanmış bambaşka renkte insanların harmonisi öyle çok yakışmış ki şehre hiç kimse farklılıkları farketmezmiş. Caddelerinde duyulan çeşit çeşit yemek kokuları kendi mutfağının kısırlığını örtercesine zenginleştirirmiş şehrin yemek kültürünü de kimse şikayet edemezmiş. Konuşulan onlarca farklı dil sayesinde insan kendini evinde hissedermiş, aslında kimseye ait olmayan evinde.
Tam 4 yıl önce takvimler 1 Ekim gösterirken 7.5 yıllık flört sonrası hayatının aşkıyla evlenen genç bir kadın gelmiş bu şehre. Tam da beklentilere uygun bir şekilde koyu gri bulutlarından sağanak dökülüyormuş o gün en iç sıkıcısından. Doğup büyüdüğü, gökyüzünde güneşi nerdeyse hiç eksik olmayan ülkesinden ayrılmanın burukluğu içinde yetmezmiş gibi bir de bu kapkara bulutlar binmiş gönlünün üstüne. Uçak havaalanına indiğinde nasıl bir yere düştüm ben Allah’ım diye düşünmekten birazdan kavuşacağı eşine olan özlemini bile unutmuş. Acaba ne yaparsam ilk uçağa bilet alıp geri dönebilirimin planlarını yapıyormuş içerilerinde. Pasaportu geçip de eşinin elinde ‘Welcome to your new home’ yazısını görmesiyle ağlamaya başlaması bir olmuş genç kadının eşinin boynuna sarılarak. Dilinden tek dökülen cümle ise evimize gidelim… Evet aradan geçen 4 yılda ne olmuş ne yaşanmış onu kimse bilmezmiş ama aynı kadın işini bitirip de bu şehirden kısa bir süreliğine de olsa ayrılma zamanı geldiğinde aynı olayın tersini yaşamış bu sefer. Evimize gidelim diye bahsettiği, kendini evinde gibi hissetiği yer artık o kara bulutlu ıslak şehirmiş.
 
Bazı söylentilere göre şehirde geçirdikleri bu 4 yılda inanılmaz ilkler yaşayıp, çok güzel anılar biriktirmişler.. Evet belki adına stüdyo denilen tek bir odada yaşamışlar ama ilk halılarını, ilk yorganlarını aldıklarından orası onların ilk evi olmuş. İlk yemeklerini pişirip, ilk misafirlerini ağırladıkları, ilk temizliklerini yapıp, ilk filmlerini izlediklerinden aşk yuvamız derlermiş bu tek göz eve…Hatta o kadarı yetmemiş ilk bebeklerini beklemişler o yuvada koca 9 ay…Can parçaları önce gönüllerine sonra hayatlarına girmiş. Çok sevdiği eşiyle biriktirdikleri anılara yenilerini eklemişler 3 kişi olarak daha renkli, daha hareketli ve daha gürültülülerini…Sonra birgün gelip de bu şehre ara vermeleri gerektiğinde, toplanıp ülkelerine dönerken sanki anılar orda kalacak gibi hissetmiş kadın ama öyle değilmiş aslında. İnsan yaşadığı sürece onla yaşarmış anıları hele ki anının kahramanları da hep yanındaysa heryer birmiş aslında. İnsanın evi sevdikleriymiş, sımsıcacık. Bulutların renginin pek bir önemi kalmıyormuş aslında yavrusunun gözleri pırıl pırıl bakıyorsa eğer. Her sabah uyandığında yanında sevdiği adamı görüp, miniğinin öpücükleriyle şenleniyorsa gönlü varsın yeşili az olsun yaşadığı yerin. Gönlü yeşilleniyormuş insanın nasılsa yavrusunun gülücükleriyle. 

 

Bir garip hikaye
5 1 vote

Bir Cevap Yazın