Bi Konuşsa….

Size demiş miydim bilmem ama ben bu köşeyi başlatırken çok inanmıştım ortaya rengarenk bir sonuç çıkacağına. Beklentim de yanılmadım. Şimdiye kadar Almanya, Romanya, Dubai, Hollanda dan doğum hikayelerine, anlayış farklılıklarına dair şikayetlere yer verdik çokça. Bu defa ise Gurbetçi Anneler köşemizde otizmli çocuğuyla yaşadığı konuşma tecrübesini paylaşan bir annemiz var. Gülnihal Hanım sıcak anlatımıyla hem hislerini hem de yurt dışındaki uzmanlardan edindiği bilgiler doğrultusunda yaşadığı tecrübelerini paylaşmış bizlerle. Buradan tekrar teşekkür ediyorum kendisine.

Kıymetli okuyucu, yazıya başlamadan önce sizi uyarmam gerekiyor. Yazının giriş kısmı acı ve dram seven bir Akdeniz ırkı olmam sebebiyle hafif üzüntü barındırıyor. Kalan kısmında ise şu an yaşadığım ülke ve başıma gelen sınavda ekseri başvurduğum kaynaklardan ötürü sistematik ve ümitli yaklaşımlar barındırıyor.

Kilolu bir insansanız karşınızdaki fit arkadaşınızın “Ay çok fena kilo aldım göbeğim de hafif çıktı” sözleri, size bir ok gibi saplanır. Bu senaryonun daha acı versiyonuysa daha tek kelime konuşamamış otizmli oğlunuzla (yazar, oğlu 7 yaşına gelmiş olmasına rağmen bir türlü otistik diyememekte sanki birgün bu özellik ondan gidecek te kurtulacağız hissiyatıyla otizmli tanımını kullanmaktadır.) otururken arkadaşınızın aynı yaştaki kızından “Ay şekerim bu kız hiç susmuyo dil otu yemiş sanki. Kafam sisti.” diyerekten bahsetmesidir. Sevgili kızı çok konuşan anne bilmemektedir ki diğer anne “oğlum tek evet/hayır desin, en azından isteklerini böyle karşılayayım diye dua etmektedir yana yakıla. Dram kısmı bu kadardı. Bu kısımdan itibaren 9 yıldır İngiltere’de yaşayan, sabahın ayazında bebeklerini yalınayak okula getiren ya da parkta baştan aşağı çamur olan çocuğunu alkışlayan, markette yere yatıp öfke nöbeti geçiren evladının sakinleşmesini gayet cool bir şekilde bekleyen annelerle beraber olan birisi geçiyor klavyenin başına.

Konuşma gecikmesi ya da genel manada bir şeylerin yolunda gitmemesi durumunda yapılması gereken ilk şey paniklememektir. Her ne kadar aileden uzakta yaşamanın zorluklarını yaşasakta Türkiye’de olup panikleyen akrabalarla işin bu kısmını nasıl atlatacağımı hayal bile edemiyorum. Bu noktada çocuk gelişim çizelgeleri bizim için bir referans olmalı ama kesinlikle kesin bilgi olarak algılanmamalıdır. Sonuçta karşınızda çok kompleks bir varlık duruyor. Şu ayda şunu yapmalı bu ayda zıplamalı bilgileri bir yere kadar yararlı.

Gelelim konuşma kısmına. Bize burda yol gösteren konuşma terapistlerinin en çok üzerinde durduğu metotlardan  birisi “radyo spikerliği” idi. Yani çocukla iletişim kurarken iletişimin en kompleksi olan soru-cevapla başlamıyoruz ey ahali! Peki ne yapıyoruz? Başlıyoruz spikerliğe: Bebek yere düştü. Güneş doğuyor. Ömer masaya oturdu. Ömer makarna yiyor. Ömer asağı inmek istiyor. Ömer annesine kızdı. Yani durumu devamlı basit cümlelerle açıklıyoruz.

Diğer bir metod PECS(Picture exchange communication system) idi. Afilli ismine bakıp korkmayın. En basit haliyle şöyle başlıyoruz. Çocuğun her gün kullandığı objelerin resmini çekiyoruz. (Otizmde gerçeklik algısı çok kuvvetli olduğu icin bu yöntem etkili oluyor.) Diyelim ki bir bardak su. Resimle bir bardak suyu yanyana koyup nazlanan eşi ikna edip başlıyoruz oyunumuza. Eşimiz resmi gösteriyor biz bardağı uzatıyoruz. Aradaki tuvalet molaları hariç bunu tekrarlıyoruz. Ama konuşma yok henüz dikkat ettiyseniz. Ne zaman ki çocuk fotoğrafı kullanmaya başlarsa bu sefer su diyerek uzatıyoruz bardağı. PECS zamanla uzun cümleler de kurdurabilen bir sistem.

Çocukların konuşması adına uygulanacak diğer taktik söyledikleri anlamlı kelimelerde abartılı tepkiler vermek. Zaten bu muhteşem Türk kadınının genlerinde olduğu için zorlanacağımızı düşünmüyorum. Söylediği kelimeyi yüksek sesle tekrarlamak yada bir objenin ismini söylediyse elimize alarak o ismi bağırarak tekrar söylemek çok işe yarıyor. Yukarıda belirttiğim üzere oğlum otizmli olduğu için konuşmak onun için çok zor bir olaydı. Bize tavsiye edilen diğer bir taktikse çocuğun ne istediğini anlasak bile kesinlikle kelimeyi söylemeden vermemekti. Yani çocuk leb deyince koşa koşa leblebi getirmiyoruz ey ahali. Leblebiyi söylemesini bekliyoruz. Tabi annaneler nazarında siz bir Aliye Rona evladınız da kınalı yapıncağa dönüşebiliyor. Beni de duygusal olarak en çok yıpratan da buydu zaten ama güçlü olmak da fayda var. Yine kullandıklarımız arasında etkisinin oldukça yüksek olduğuna inandığım bir diğer metod ise çocuğun günlük ihtiyaçlarını ulaşamayacağı ama görebileceği raflara koymak. Oyuncak, su, çikolata gibi.  Bu şekilde çocuk mecburen sizinle iletişim kurmak zorunda kalıyor. Bizde mesele söyle ilerledi. Önce ‘su’ demeyi öğrendi, sonra ‘su ver’. Nihayetinde çocuk ‘su verebilir misin’ diyen gelin duası aldıracak centilmen bir erkek olduğunda raf meselesinden vazgeçtik. Gelelim filmin sonuna. Tahmin edeceğiniz gibi film hala devam ediyor. Oğlum şükür 4 yaşında konuşmaya başladı. Henüz yaşıtlarına yetişememiş olsa da yolculuk devam ediyor. Bizimki zafere giden bir yol değil, sakin bir seferdeyiz. Ama ilerlemenin çok daha yavaş seyredildiği çocuklar da var. Onlarla ilgilenen ebeveyn ve eğitmenlerin ayaklarının altına iyi bakın. Bakalım ne manzaralar göreceksiniz….

Herkesin inanc dunyasi farkli ama ben Hz.Musa’nın duasini cok okurdum.

“Ey Rabbim. Göğsümü aç, genişlet. İşimi kolaylaştır. Dilimde  düğümü çöz de, anlasınlar beni” (Taha suresi)

Bolca konuşup, güleceğimiz günler görme dileğiyle,

Sevgiler,

Gülnihal Erdem

***

Bi Konuşsa….
5 9 votes

Bir Cevap Yazın